Share this...
Facebook
Twitter

Zakarpattia’daki Gemba Dağı’nda 2013 kışında gezginleri mıknatıs gibi çeken yeni bir mekan açıldı. Yerliler uzun zamandır bu Çayovnia’nın (çayevi) başarı sırrını çözemiyorlardı; zira medyada bunun hakkında hiçbir haber henüz yayımlanmadı, üstelik biz bir inşaat görüntüsünü bile bulamadık. Burada hiç kimse reklam verme ve yeni müşteriler bulma endişesine kapılmıyor. Çünkü gerçek müşterelerinin onları bulacaklarını, kar yağışlı havada isteyerek ya da kar fırtınası veya boran yüzünden tesadüfen Çayovnia’ya uğrayanların dağ zirvesinde ev rahatlığını keşfedeceklerini bilirler.

1949’da Josef Stalin’in emri ile Sovyetler Birliği bilim adamları güney tropik bitkilerin kuzeyde ve kuzey bitkilerin güneyde yetiştirilmesi için uygun koşullar yaratmaya koyuluyorlar. Ünlü akademisyen Viktor Soçava turunçgil, çay bitkisi ve okaliptüsün Zakarpattia’da yetiştirilme projesinin başına geçiyor. Yukarıdakilerden sadece çay yetiştirilmeye uygun bulunuyor. Mukaçevo’ya yakın Çervona Dağı’ndaki çay tarlası 50 hektarlık bir alanı kaplıyor, sonra 1000 hektara kadar genişletilmesi planlanıyor ancak sonunda bu yerde üzüm bağcılığına başlanıyor.

Şimdi Ukrayna’daki tek çay tarlası yeryüzünden kaybolmaya yüz tutuyor. Geçen yüzyılın 60’lı yıllarında yamaçlarda bir hektardan 1300 kilo çay yaprağı toplanırken bugünlerde ise yılda iki kez yarım kilo zar zor toplanıyor. Mukaçevo turizm danışma ofisine göre bu alan yakın zaman önce Avrupa’da tek ve dünyada en kuzey siyah çay tarlası statüsüne sahipti ancak çay İngiltere, İskoçya ve Almanya’da yetiştirilmeye başlayınca Zakarpattia tarlası, statüsünde geriledi.

Günümüz. Tecrübeli gezginler Zakarpattia’daki tatilini planlayanlara tavsiyelerde bulunuyorlar. Gezilmesi gereken yerler arasında Şıpit şelalesi, aynı adlı festival, Pılıpets’teki teleferik, Volovets kasabası ve Suriya çayevi, çünkü sahipleri sırf sıradan bir kolıba (yerli restoran) açmadıklarından yaratıcılıklarını gösterdiler.

Bu mekanda ne fabrikasyon çikolata, ne içki, ne de biranın yanında verilen kimyasal çerez bulunuyor. Buranın vejetaryen bir yer olduğu için köfte ile pelmeni de servis edilmiyor. Geleneksel banoş (mıhlama gibi) ve çanahinin (güveç gibi) yerine krep, pasta ve sıcak içecekler var. Tatları ne kadar güzel! Zbıten, masala ve zencefil çayları. Süt ve peynir Pılıpets’ten getirilirken kırmızı meyveler ve mantarlar ormanda toplanıyor. Çayovnia’da odun kokusu yayılıyor, soba yanıyor. Ancak bu yerin en değerlisi manzarası.

Çocukluk. Başlangıç.

Bu Yuliya Omelçenko. O henüz bir çocuk. Çay toplayan ninesine yardımcı olmak amacıyla toplanmış bitkiler için merakla kağıt torbaları yapıyor. Uzun yıllar sonra kendi kendine “Sen ne yapmak isterdin?” sorusunu sorduğunda sadece özel ortamlar yaratmayı bildiğini anladı.

Yuliya yıllarca seyyar Çayovnia ile etnik festivallere katılıp Dah tiyatrosunda kendi büfesini işletiyor. Çayı her büyük müzik etkinliğinin veya Dah’taki performansın ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Ancak genç kız bitki ve çaya olan çocukluk sevgisini aktarabileceği yeni yolların peşindedir.

İlham veren bir plastik bardak

Yetişkin yaşa gelen Yuliya şehirden bir süreliğine uzaklaşmak ve temiz hava almak için her turist gibi dağlara geliyor. Dağın tepesine çıkıp, manzaraya hayran hayran bakarak yerli satıcılardan biraz önce aldığı plastik bardaktan poşet çay içerken aklına bir fikir geliyor. Şu an durduğu yerde ithal edilen düşük kaliteli çayın yerine bu toprakta ayakların altında yetişen bitkisel veya orman meyveli çayı plastik bardaktan değil de güzel bir kupadan içerek tadını çıkarılabileceği bir mekan açsa ne olur? Kısa bir zaman sonra plastik bardağın tetiklediği düşünceler, doğal çay, hoş sofra eşyaları ve tabii ki özel bir ortam içeren başarılı bir projeye dönüşecek.

Yuliya, Çayovnia’yı açacağı kesinleşince iki arkadaşını ekibine davet ettiğini hatırlıyor:

— ­Şöyle bir fikrim var, dedim. Sonuç nasıl olur bilmiyorum. Benimle var mısınız? Varız, dediler; halbuki şaka yaptığımı düşünüyorlardı. Ertesi sabah arazinin sahiplerini aramaya gittim. Kira konusunda onlarla anlaşır anlaşmaz biz işe koyulduk.

Açılış tarihini 1 Ocak 2014 olarak belirlememizin nedeniyle inşaat için tam bir ayımız vardı. Hava çok soğuk, koşullar aşırı zor ancak çok ilginçti.

— Arkadaşlarımın eve gelip dağdaki işlerin nasıl gittiğini göstermek için çektikleri videolardaki ortam daha çok çalışma kampına benziyordu. Hiç bitmeyen kar fırtınası ve ondan saklanıp birbirine tahtalar vermeye çalışan insanlar. Rüzgar çivileri koparacak kadar şiddetliydi. Kopan tahtaları rüzgar götürüyordu. İnanılmaz zordu. Üstelik o dönemde teleferiğin yönetimiyle ilişkilerimiz gergindi. Bazen tepeye gitmemize izin vermiyorlardı. Sık sık dağa yürüyerek çıkmak zorunda kalıyorduk. Kucağımda oğlum Mitro’yu taşıyarak dağa çıkarken kendime “Ne oluyor? Neden oraya gidiyorum?” diye soruyordum.Bu işi yapmak istediğimi anlıyordum. Benim için çok keyifliydi.

31 Aralık’a kadar inşaat bitmişti. Ancak sürprizler bitmemişti:

— 31 Aralık’ta dağa bütün ekipmanı getirmek için köyde araba bulamadık. Binamıza girip “Eyvah, ne yapacağız?” diye kendi kendime düşündüm. Aletlerle dolu kutular. Sofra eşyaları. Bir yığın inşaat atıkları. Hava soğuktu ve yılbaşı gecesi kapıdaydı. Yavaş yavaş her şeyi raflara koymaya başladık. Saat 12’ye kadar o kadar büyüleyici bir ortam şekillendi ki dilim tutuldu. Bu ortamı hep biliyormuşum gibi bir hisse kapıldım ve o ancak şimdi bir şekil almıştı. Pencerenin önünde kadehlerle durduk. Aşağıda Pılıpets’te havai fişekler atılıyordu, biz ise dağın tepesinde yıldızlara bakıyorduk. Tüm çabalarım, yatırımlarım bu yılbaşı gecesine değdi. Böyle bir ruh haliyle kediler gibi yan yana yattık. O binada yatacak bir yer kurduk. 1 Ocak sabahında okyanus dalgası gibi bir grup turist Çayovnia’ya akın edip bizi uyandırdı. İnanılmaz bir histi. Hiç yakılmamış sobaya alışmamız gerekiyordu. İlk başlarda çok nazlıydı. Karşında bir grup müşteri bekliyor, ancak iş süreçleri rayına henüz girmiş değil, neyin nerede bulunduğunu bile bilmiyorsun. Çok değişik bir durum.

— Yemek odun ateşinde pişiriliyordu. Soba ustası Dima’ya o kadar özel bir görev verildi ki önce işe nasıl girişeceğini bilmiyordu. Ancak sonra bir yolunu buldu. Kahveyi kum üstünde pişirmek için sobanın içine bir kap yerleştirmesi gerekiyordu. Ayrıca hem süs olarak kullanılacak hem ısı verecek bir şömine yapılacaktı. Bulaşıkları kurutmak için de ayrı bir yüzey bulunmalıydı. İşin teknik püf noktaları vardı ama Dima hepsini başardı. Yapmadığı tek şey sobanın üstündeki yatak. Sobanın üstünde yatmak istiyordum.

Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter

Bu arada Yuliya ilk kahve kumunu Gürcistan’dan sırt çantasında getirmişti. Gümrükte tüm cihazlara ses çıkarttıran manyetik siyah kumu neden yanına aldığını izah ettiğini bugün gülerek hatırlıyor. Şimdi müşteriler için kahve biri Gürcistan’dan, diğeri ise Ganj Nehri’nden getirilen iki tür kumda pişiriliyor. Siyah beyaz bir karışım ortaya çıktı.

Yılbaşı açılışındaki turist akını dindikçe çayevinin ekibi kendine gelip iş süreçlerini rayına sokmak ve mantıklı iş sistemini düzenlemek için daha bir hafta dağdan aşağı inmedi. Yuliya’ya göre yerli halkın ve hiç tanımadıkları insanların yanlarına gelip yardım teklif etmeye başladıkları an en keyifliydi.

— Personelimizin bu üç yıl içerisinde değişmiş olmasına rağmen sürekli çalışanlarımız da var. Ara sıra birbirlerinin yerlerini tutarlar. Onlar müthiş insanlardır. Dağda birdenbire bir aksilik çıktığında durumun gerektirdiği bir kararı tek başına vermek zorunda kalan birinin nasıl motive edildiğini bilmiyorum. Bizimkiler 10 saatlik iş gününden sonra aşağı inip yine dağa çıkarlar. Çünkü böyle gerekir. Ya da kar yağdığında su getirmesi gereken biri nasıl motive edilebilir? Ayaklarını yerden kesen fırtınada dışarı çıkmak için “Tamam, bir, iki, üç ben çıkıyorum. Yoo, bir daha. Bir, iki, üç” diyerek hazırlanırsın. Sonra kapı açıldığında rüzgar seni karşı duvara yapıştırır. Aralık’ta rüzgarlar çok sert olabilir. İşte böyle koşullarda biri su getirmeye çıkar. Su Çayovnia’nın seviyesinden daha aşağıda bulunan kaynaktadır. Suyu binamıza ulaştırmaya çalıştık ama olmadı. Her gün aynı şey tekrarlanıyor. Günde en az 100 veya 200 litre bazen daha çok su getiriliyor. Bu iş çok zor. Bazen el arabası bile bu işi kolaylaştırmaz. Özellikle kar yağışlı havada. Kara diz seviyesine kadar batarak adım adım yürümelisin.

Yuliya, Çayovnia ile birlikte çalışanlarının da değiştiğini söylüyor. En ilginç şey çayevinin yerli satıcılarının canlandırması ve yeteneklerini yeniden değerlendirmelerine sebep olmasıdır.

— Buraya geldiklerimiz zaman yerliler tepede Lipton çayının yanında cips ve çikolata satıyorlardı. Bizi önce düşmanca karşıladılar, biz dışarıdan geldik ya. Bizim kim olduğumuzu çözemiyorlardı. Onların yaşam konseptine uymuyorduk. Uyuyor olsak da, ertesi gün onların dünya görüşlerini yıkan bir şey mutlaka olurdu. Bize karşı dolap çevirmekle kalmayıp turistlere hakkımızda saçmalıklar anlatmaya başladılar. Oysaki biz hiç aldırmadık. Hiçbir zaman onlara darılmadık. Hep onlardan bir şey satın alırdım. Hep iletişim kurmaya çalışırdım. Plastik yakmadan çalışabildilerini anlatırdım. Ancak insanlarla konuştukları ve otoritelerinin kullandıkları dilde konuşmak lazım. Bu yüzden, onlara “Duvarınızda İsa’nın ikonası duruyorsa lütfen plastik yakmayın” diyordum.

Yerli halkla etkileşim

İliklerine kadar donarak teleferikle çıktığın dağın tepesinde sanki orada eski zamandan beri duran ve yiyecek ile içeceğin ikram edildiği davetkar bir evin seni karşılaması hiç şaşırtıcı değil artık. Meğer şu anki konumda olmak için efsanevi çayevi çok mücadele etmiş.

— Şöyle ilginç bir şey vardı. İlk başlarda yerliler yaban mersini mevsimi sırasında onu küçük bardaklarda satıyorlardı. Turist geldiğinde tabii ki ona en iyisi verilmeli. Halbuki yerlilere göre, turist yaban mersiniyle ilgilenmez. Turiste en azından Lipton çayı verilmeli, normal olan bir şey yani. Yerli halkın açısından biz gereksiz bir şey yapıyorduk. Şimdi ise kırmızı yaban mersini çayı, dağ çileği çayı, ahududu çayı, böğürtlen çayı, değişik şuruplu çay içeren fiyat listeleri var. Bin çeşit ev yapımı likörler var. Kek yapmaya başladılar. Bu da müthiş bir şey, rekabet var çünkü. Ben yeni geldiğimde yaban mersinli kek satıyorlardı. Onu alıp yedim ertesi gün geldiğimde yokmuş. “Kek nerede?” diye sordum. Onlar da “Bak, turist azsa kek yapmayız” dediler. Bu aralar ise 5 çeşit dolgulu kek yaparlar. Bence bu çok değerli bir dersti; zira bize bakarak kendilerine kap ve termoslar almaya, yeni çözüm bulmaya, muşamba kullanmaya başladılar. Eskiden tek bir ahşap masa vardı, o kadar. Şimdi ise güzel olsun diye elinden geleni yaparlar.

Çayovnia’yı başarılı bir işletme projesi olarak nitelendiren tüm dış mekanizmalara rağmen Yuliya onu her şeyden önce manevi bir şey olarak görüyor.

— Çayovnia’ya geldiğimde sık sık bir günde 10 farklı yeri ziyaret etmesi gereken bir grup turist ve programı sürekli hatırlatan rehberi görüyorum. Sonra onlardan birinin bir fincan çay alıp ya da hiçbir şey almadan pencerenin yanına yaklaşıp sessizliğe kapıldığını ve o anda bir görüşmenin olduğunu fark ediyorum. Bu benim için çok ilham verici, aslında yaptığımız işin amacı bu.

İlk başlarda burada borşç pişirilip ev yapımı likör, vermut ve sıcak şarap yapılırdı. Ancak zamanla önce etten, sonra içkilerden de vazgeçtik.

— Yerliler birkaç ay devamında şoktaydılar. Böyle bir hareketin sırrını anlamaya çalışıyorlardı. O kadar karlı bir işten vazgeçtiğimize inanamadılar. Bizi hep denetleyip ajanlar gönderdiler.

Yuliya, Pılıpets’in ona tamamen hala açılmadığını, o yerin hala sihirli göründüğünü anlatıyor. Yerli halk kolay paraya alışık. Onlarla bir iş için anlaşmak zor olduğundan çayevi için ürünler ta Mukaçevo’dan ya da Mijgirya ilinden getirilir:

— Sıradan bir siparişi getirmek yerine fiyat ve tarihleri değiştirirler. Bazen ürünleri getirmekten bile vazgeçerler ve bunu kişiyi aradığımızda öğreniyoruz. Bahaneler arasında “bugün şöyle bir dini bayram” veya “çocuklarımız geldi peynir yapmadık”. Kelimeler önemini yitirir. “Bugün” gelecek günlerde, “yarın” birkaç hafta sonra ve “bir gün” büyük olasılıkla hiçbir zaman anlamına gelir.

İnsanlar devamlı etkileşim, düzenli işbirliğinin istikrarlı gelir getirdiğini anlamıyorlar. Köylüler belli bir plan yapıp diğer gelir kaynakları bulmak yerine çoğu zaman günbegün yaşarlar.

— Şöyle bir olay oldu. Bir süt tedarikçisine bize her gün sütü teleferikle gönderip onun kaç numaralı koltukta bulunduğunu haber vermek için bizi aramasını istemiştim. Devamlı müşterisi olarak hiçbir indirim istemedim, aksine her gönderme için ona fazla para verme teklifinde bulundum. Ama o bana “Telefon hattım Life, sizinki Kyivstar. Sizi aramak pahalı”. Bu telefon masraflarını da karşılamaya söz vermeme rağmen anlaşamadık. İlk tekliften sonra bana “Ya sütü kendiniz götürün ya onu domuzlara vereceğiz” dedi. Bazen peynir tedarikçileri Noel ve yılbaşı döneminde peyniri bayramlar bahanesiyle birdenbire üç kat artan fiyata satmaya kalkarlar.

Maalesef, Pılıpets’teki mekanlarla konuştuktan sonra yabancı oldukları ve yerlilerin ekmeğine göz koydukları için Çayovnia’nın kabul edilmedi gibi görünüyor. Aslında Çayovnia gibi yerlerin turistleri mıknatıs gibi çektiğini, turistlerin “o pencerenin yanında” çay veya kahve içerken oturmak için oraya bilerek gittiklerini ve yolda onların da geleneksel kolıbalarına varenıkı ve borşç yemek için mutlaka uğrayacaklarını yerliler arasında bilen yok denecek kadar azdır.

Çayovnia’nın tarihinde ya çayevinin var olmasının birini şaşırtığı ya da misafirlerin personeli etkilediği olaylar her gün olur.

Çayovnia’da ayin yapan papazlar

— Aylardan Şubat’tı. Teleferikten bir grup inip ellerindeki bayrakla bir süre uğraştıktan sonra çayevimize girip ve burada ayin yapıp yapamayacaklarını sordu. “Tabii ki yapabilirsiniz, buyrun”, dedim. İşte ben bar tezgahının arkasından bu şovu izlemeye koyulduğumda iki iri adam kapüşon, şapka, kayak ceketlerini çıkarıp papaz cübbelerini giyip altın takı ve şapkalarını takıp, ellerine buhurdanlık alıp ayina başladılar. Gerçek ayin başlamıştı!

Çayovnia’daki güneş enerjisi.

— Gelenler çocuklar ve yetişkinleri toplayıp dağ tepeleri gibi açık alanlarda vaaz veren Ortodoks Hristiyan Derneği’ymiş. Valla inanılmaz bir şeydi. Önce dualar okudular. Papaz buhurdanlıkla dolaşırken uzun süre sert rüzgarlı havada yürüyen turistler içeri giriyor ve burada ne olduğunu hiç anlamıyorlar. Çünkü dışarıdan sıradan bir eve benzeyen Çayovnia içeride çok farklı görünüyor. Genelde normal hava koşullarında bile böyle bir durum turistleri şoka uğratır. Buzlu kış havasından rahat ve sıcak ortama, diğer gerçekliğe bir geçiş olur. Bu sefer ise turistler evin içerisine girince karşılarında dua okuyan papazları buluyorlar. Kilise mi burası değil mi anlamıyorlar; zira bar tezgahı da var, bir de çok kalabalık olmaya başlıyor. Papazlar zaman, vaktin boşa harcanması hakkında, birçok felsefik düşünceleri içeren muhteşem bir vaaz veriyorlar. Evet, zaman yok, ama her şeyi vaktinde yapmak çok önemli diye anlatıyor papaz. Daha yeni açılmıştık. Birçok şeye alışamadık, bazen teleferiğin kapanacağı saate doğru büyük miktarda içecek hazırlardık. Böyle detayları daha oturtamamıştık. Bu vaazdan sonra papazlar gittiğinde ben arkadaşlarıma “Bakın, papaz bile bizimle zaman hakkında konuştu” diye söyledim. Ertesi gün annemi karşılamak için Volovets’e gittim. Tren yolunu rastgele geçtiğim bir yerde bir torba gördüm. İçinde plastik var diye torbayı atmak için elime aldım. Oysa kutuymuş. Açtım. İçinde yeni bir saat vardı.

— Paketlenmiş bir saat, üstünde bir logo var. Kurumsal bir saat. Bu logoyu bir yerde görmüştüm. Meğer o Hristiyan Derneği’nin logosuymuş. Trene binerken kutuyu kaybetmişler. Ben ise onu buldum. Şimdi o saat duvarımızda hala asılı duruyor.

Kırk korocu

— Güzel bir yaz sabahıydı. İşbaşı yapmaya hazırlanıyorduk. Bir grup gelip içeri girmek için izin istedi. “Hava rüzgarlı, biz bir koroyuz, size bir şarkı söyleyebilir miyiz” diye sordular. Dağ tepesinde karşıma 40 kişi dizildi ve şarkıya başladı. Gözlerim yaşardı. Anın güzelliği. Burada o kadar çok duygusal an oluyor ki anlatamam.

Deniz seviyesinden 1 km 164 m 50 cm 5 mm

— Diğer ilginç bir hikaye var. Kış kıyametti, teleferik çalışmıyordu. Teleferiğin çalışıp çalışmamasına bakmaksızın mekanımızda sürekli biri var. Çünkü dağdan inenler olabilir. Çayevimiz mesela çok soğuk karanlık gecede yolunu kaybedenleri sıkça kurtarırdı. Bir gece kapı çaldı. İçeri kafaları karışmış, bir kelime edemeyen 7 adam girdi. Çok üşüdüler, onlara çay ikram ettik. Bir baktım, yanlarında dikkat çekici turuncu çantalar var. Bilmem, belki bu çantalar yüzünden onlara bu mekanın rakımının kaç metre olduğunu bilip bilmediklerini sordum. İki adam birbirine bakış attıktan sonra çantalarını açıp aletler çıkarmaya başladı. BBC’nin belgeseli gibiydi. Mekanımıza gelenler bilim adamlarıymış. Rakımı eşiğimize kadar milimetresine kadar ölçtüler. “Kaçmış?” sordum; 1km 164 m 50 cm 5 mm diye cevap verdiler. Biz bu rakamı kapımıza yazdık. Yani havadan bir rakam değildir bu, gerçek bir ölçme sonucunda bulunan bir rakamdır.

Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter

Sri Lanka usulü çay fabrikasını yapmak

Çayovnia’daki tüm süreçler az çok düzene girmişken Yuliya çıtayı yükseltmek istiyor:

— Bu sürecin bütün aşamalarında kusursuz işlemesini istiyorum. Yani toplama, işleme, paketleme, sonra dağıtım. Ben şimdi çayın fermente etmesinin, presleme ve kurutmanın diğer yollarını deniyorum. Onları daha iyi hale getirmekle uğraşıyorum. Marka üzerinde de çalışıyorum. Bu, hala bir doğum sürecidir. Aslında üretim, paketleme de dahil olmak üzere tüm süreçlerin izlenebildiği ferah salonları olan, insanın Karpat çayını karıştırma sürecine katılıp her detayını görebildiği Sri Lanka usulü bir fabrika yapmak isterdim. Göstermelik değil, gerçekten insanların oturup iş yaptıkları bir yerin olmasını istiyorum. İlk olarak hiç olmazsa bitki öğütmesini makineleştirmeyi düşünüyordum, ancak sonra mekanik olarak ve elde yapılmış işlerin tamamen farklı kategorilere girdiğini anladım. Bu yüzden fermentasyon aşamasına kadar kızlar çayı kendileri öğütürler. Sonraki sürece geçmeden önce bitkilerin hepsini ezmek, karıştırıp yine ezmek, presledikten sonra tekrar ezmek, ne hale geldiğini nasıl değiştiğini denetlemek gerekir. Bunların hepsi el işidir. Farklı çeşit çayları deneyip satın alma, üretim sürecine katılıp yeni şeyler öğrenmenin mümkün olduğu bir mekan bulup ziyaret etmek hoşuma giderdi.

Yuliya içecek tariflerini kasten aramaz, daha doğrusu onlar onu bulur. Dağda geçirdiği ikinci yılında keşfettiği İvan çayla olduğu gibi zbıten (geleneksel sıcak içecek) ile aynı hikaye olmuştu.

— St. Petersburg’daydım. Hayatımda ilk defa zbıtenin tadına baktım. Ona hayran kaldım. Tatların birleşimini nefis buldum. Özellikle ekşi, baharat, tatlı ve balın birleşimini beğendim. Ukrayna’ya döndüğümde bu içecek hakkında okuyup bilgi toplamaya başladım ve onu yenilemeye karar verdim.

— İşi düşünmek gerekmiyor. Sadece bu sürecin içerisindesin…

Yuliya, işin başarısının o işin nerede kurulduğuna artık bağlı olmadığını söylüyor. Bu yüzden iyi teknik temeli olan kalabalık ve büyük şehirde çalışmak başarının anahtarı olmaktan çıkmıştır.

— Bence dükkanı kavşakta, yolun kenarında ya da kalabalık yerlerde kurma zorunluluğu artık geçti. İletişimin gelişmesiyle birlikte her şey değişti ve nerede olduğun önemli değil. Doğru ve değerli bir şey yapıyorsan onu satmak için çaba göstermen gerekmiyor. İşi düşünmek gerekmiyor. Sadece yaşıyorsun, sürecin içerisindesin, yapabildiğin ve sevdiğin işi yapıyorsun. O kadar. Her gün mesela yeni fıçının alınması veya birini güldürebilen bir icat gibi ufak tefek şeyler çocukça ve sonsuz bir neşe verir. Bu, sadece içine girdiğim bir süreçtir. Bu kadar yani, tamamen sürecin içerisindeyim.

“… bu yerin kendisi birçok şeyi burada gerçekleştirmeye izin vermez ”

Borjava dağ sırtı, Ukrayna’daki bütçe dostu aktivite dolu tatil yerlerinin listesinin başında. Karpat Dağları dağcılığa başlamak için en kolay yerdir, yamaçların yaban mersini ve çiğdemi bereketlidir, dağ eteğindeki Zakarpattia köyleri özel atmosferiyle kendisine hayran bırakır, doğa harikaları ve yavaş yaşam tarzı tüm yıl boyunca binlerce gezgini buraya çeker. Buna rağmen bu yer turistlerin gereksinimlerine göre değişmeyi inatla reddeder.

Yuliya, bu yerin farklı olduğunu, birçok projenin o toprakta uygulamak amacıyla yazılmış olmasına rağmen çoğunun hala kağıt üzerinde kaldığını anlatıyor. Yuliya, belki bu işi ciddiye alacak kişilerin hala bulunamadığını, belki de yerin kendisinin birçok şeyi burada gerçekleştirmeye izin vermeyeceğini söylüyor.

— Burası böyle yaban, özgün bir yer. Burada misafir olduğumu net hissediyorum. Sürekli bu alana hitap ederim. Her şeyden önce alana orada kalıp kalamayacağımı, iş kurup kuramayacağımı sordum. Ve “evet” cevabını aldığımı hissettim. Alanın “rızasını” aldıktan sonra arazinin sahiplerini aramaya başladım.

Zarif Yuliya hayal ortaklarıyla birlikte kolektivizasyon, plastik, ihmal ve umutsuzluğun öldürdüğü Karpat çay geleneklerini buraya yeni ambalajda, yeni anlamla ve anlayışla geri getirmeyi planlıyor. Dağdaki bir küçük çayevi sadece birçok gezginin değil aynı zamanda yerlilerin de hayal, samimiyet ve çay geleneğinin uzakta, zor hava koşullarında, susuz ve elektriksiz bir yerde nasıl yaşayabildiği hakkındaki fikrini değiştirdi.

Materyali hazırlayan

Proje yazarı:

Bohdan Lohvınenko

Yazar:

Mariçka Kurılo-Aleksevıç

Fotoğrafçı:

Valentın Kuzan

Sergiy Polejaka

Kameraman:

Dima Ohrimenko

Kurgu yönetmeni:

Dmıtro Koşevıy

Yönetmen:

Mıkola Nosok

Transkripsiyoncu:

Sergiy Guzenkov

Dmıtro Çernenko

İçerik menajeri:

Katerına Yuzefık

Çevirmen:

Katerına Şçepkovska

Çeviri editörü:

Feridehanum Useinova

Keşif gezisini takip et