Share this...
Facebook
Twitter

Prıpyat şehri, Çornobıl faciasının korkunç sonuçlarının en görünür örneklerinden biri. Hali hazırda 30 yıldır terk edilmiş, radyasyon kirliliğine maruz kalmış bu şehir, efsanelere konu olmuş, kasvetli manzaraların ve doğanın üstünlüğünün bir abidesi haline gelmiş. Nitekim burası insan kaynaklı muazzam bir afetin anıtı olması itibariyle uluslararası düzeyde bir şehir müzesine dönüşme potansiyeline sahip. İşte bundandır ki, şehrin son sakinlerinden bazısı burayı hayatta en az bir kez ziyaret etmenin herkes için önemli olduğuna inanıyor; ziyaret etmeli ve sonrasında öyle yaşamalı ki, yeryüzünde yeni “ölü” şehirler belirmesin.

Prıpyat, Kıyiv ilinin Ukrayna-Belarus sınırına yakın bir noktada, Çornobıl nükleer santraline 2 km. uzaklıkta, santralin uydu kenti olarak inşa edilmiş ve böylece Sovyetler Birliğinin dokuzuncu “atomgrad”ı olmuştur.

1970 yılında kurulmuş olan şehir, adını Dnipro nehrinin sağ kolu olan Prıpyat’tan almış ve nükleer santral işçileri için kurulmasının yanı sıra demir ve karayollarının büyük bir kesişme noktası olarak işlev görmüş; ayrıca nehir taşımacılığı limanı olarak da hizmet vermesi planlanmış.

ATOMGRAD
Ağırlıklı olarak nükleer santral işçilerinin yaşadığı şehirlere verilen ad..

26 Nisan 1986’da Çornobıl nükleer santralinin dördüncü güç ünitesinde büyük bir kaza meydana geldi. Ertesi gün yaklaşık 47.000 Prıpyat sakininin tahliye edileceği duyuruldu. Kaza sonucunda şehir, yaşamanın imkansız olduğu, radyasyon tehlikesi taşıyan bir bölge haline geldi.

O zamandan beri, santralin çevresindeki 30 kilometrelik alan tamamen terk edilmiş bölge olarak kaldı. Bu bölge içinde nükleer santral, Prıpyat ve Çornobıl şehirleri, Kıyiv ilinin Polissya ilçesinin kuzeyi ve Belarus sınırına kadar Jıtomır ilinin bir parçası bulunuyor.

Prıpyat ve Çornobıl şehirlerinin hikayeleri iç içe geçmiş durumda. Tamamen farklı iki şehir olmalarına rağmen genellikle birbiriyle karıştırılıyorlar. Çornobıl, nükleer santralden yaklaşık 12 km uzaklıkta bulunan bir ilçe ve kaza öncesi yerel nüfusu yaklaşık 14 bin kişi. Bu şehrin nükleer santral ile bir bağlantısı yoktu. Santral, Çornobıl ilçesinde bulunduğu için Çornobıl olarak adlandırıldı.

Oleksandr

Herson doğumlu Oleksandr Sırota, çocukluğunun çoğunu yazar, editör ve çevirmen olan annesi Liubov Sırota ile Prıpyat’ta geçirdi. Kazanın çıktığı sırada Oleksandr 10 yaşındaydı.

Tahliyenin üzerinden yıllar geçince şehir Oleksandr’ı geri çağırmaya başlamış. Oleksandr şu anda Prıpyat şehri ve Çornobıl trajedileri üzerine belgesel filmleri çekiyor, yasak bölgeye geziler düzenleyip rehberlik ediyor, uluslararası kamu kuruluşu “TsentrPrıpyat.com”a başkanlık yapıyor ve yasak bölgenin yönetimiyle ilgilenen devlet ajansına bağlı halk konseyine üye olarak katkıda bulunuyor.

Kaza

Kaza 26 Nisan 1986 Cumartesi günü meydana geldi. O zamanın okullarında haftalık eğitim altı gündü. Bu yüzden on yaşındaki Oleksandr cumartesi sabahı uyandı ve 3. sınıfa okula gitti:

— Öğretmenler acil bir toplantıya çağrıldı: muhtemelen santraldeki olaylar yüzünden. İkinci dersten sonra bir mola sırasında sirenleri duyduk ve sese koştuk. Çok sayıda endişeli yetişkin gördük. Hastanenin yanında tepe lambaları çalışan yaklaşık on ambulans vardı. Biz de “Amca, amca, ne oldu?” diye yetişkinlere soruyorduk. Birisi bize santralde yangın çıktığını ve çalışmalara engel olmamamızı söyledi. Santraldeki yangını izlemek için üst geçide koştuk.

Gördüklerini Oleksandr o zaman çocukken algıladığı şekliyle anlatıyor:

— Sıkça gökyüzünde peydahlanan dev bir alevden bahsediliyordu. Olmadığını söylemiyorum, ama geldiğimiz zaman böyle değildi. O zaman santral sis gibi bir dumanla örtülüydü. Tepemizde helikopterlerin uçması dışında ilginç bir şey görmedik.

O günlerden birçok detay sonsuza dek akıllarda kalacaktı:

— 27 Nisan öğlen saat 12’de ilk defa hoparlörlerden tahliye anonsu duyuruldu. İki saat sonra otobüsler kalkmaya başladı. Bu sırada ben pencerenin kenarında durup arkadaşlarımla sohbet ediyordum. Annem işteydi. Tahliyeden önce dışarı çıktığımızda annemin kamu hizmetleri personeli ve polis tarafından çağrıldığını hatırlıyorum. Binaları mühürlemeye başladılar. Daha sonra girişin hemen önündeki otobüse binip yola çıktık. O anda tahliye birkaç günlük geçici bir önlem olarak düşünüldü. Üç günlüğüne evi terk ederken neden yanınıza büyük bir valiz alırsınız ki? Herkes yanına çok az şey aldı: bir takım elbise, resmi belgeler ve sandviç. Bunu ek bir izin günü olarak algıladık.

Annem Kıyiv’de bir daire almak için resmen savaş verdi ve bunu ancak 1987 yılında başarabildi. Ondan önce arkadaşlarımız ve tanıdıklarımızın evlerinde kalıyorduk.

Annem Dovjenko film stüdyosunda editör olarak işe girdi. Neredeyse emekli olana kadar orada çalıştı. Ayrıca 1988’de yönetmen Roland Sergienko ile “Porig” (Eşik) adlı sosyo-politik bir film yaptılar. Film, kesinlikle yapmacık bir Sovyet duygusallığı değil; Çornobıl hakkında gerçek olayları gösteren ilk belgesel filmlerden biriydi. Moskova’daki şikayet komitesinde hem savaş bölgesini hem de kaza sonrası insanların sağlık sorunlarını gösterdikleri için yapımcılar kurşuna dizilmekle tehdit edildiler.

Dönüş

Oleksandr Prıpyat’a ilk defa 1992 kışında döndü.

— Uzun yıllardır bu anı bekliyordum, çünkü ergin olmayanların yasak bölgeye girmesine izin verilmiyordu. Annemden bu konuda bana yardım etmesini istedim. En az 16 yaşına kadar bekle dedi, sonra bir şeyler düşünürüz. 16 yaşıma bastığımda “Söz vermiştin, şimdi izin vermeyecek misin?” diye annemin üstüne çok vardım. O zaman Slavutıç şehrinin televizyon kanalı yönetmeni olan ve “Energetık Kültür Sarayı”ndan eski meslektaşı Saşko Demıdov’la bir program için video görüntülerini çekmeye gittiklerinde beni de yanlarında götürmeleri için anlaştı annem.

1992 kışında Slavutıç yoluyla otobüsle bölgeye gidiyoruz. Beni Prıpyat’ta bırakıp nükleer santraline video çekmeye gittiler. Neredeyse beş saati şehirde tek başıma dolaşarak geçirdim. Çocukluğumdan beri hatırladığım her yeri gezdim. Çok ağladım. Ruhsal açıdan çok zor bir ziyaret oldu.

— Ancak bu yolculuktan sonra geri dönecek bir yerimiz olmadığını anladım. Belki de bu ziyaret şimdiki mesleğimi belirledi. Kendim için geri dönmenin bir yolunu buldum.

Odamda neredeyse hiçbir şey bulamadım. Semtimiz santrale en yakını olduğu için çok titizce temizlendi. Mobilyalar ve buzdolapları pencerelerden fırlatılıp kuma gömüldü. Çok az şey kaldı: oyuncak inşaat setimin parçaları, yer lambası… Diğer her şey atıldı.

Değerli eşyamız olmadığı için hiçbir şey çalınmadı. Annem Mayıs 1986’da geri döndü, bazı fotoğraf albümlerini ve birkaç şapkasını almayı başardı. Bu da birçok sağlık sorununa neden oldu.

Ama bu albümler şehri unutmama izin vermeyen ve bir şekilde buraya geri dönmeme yardımcı anılar yarattı. Şimdi sürekli buraya geliyorum. Basın, televizyon, film endüstrisi ile çalışıyorum. Prıpyat ile ilgili çeşitli projeler çekiyoruz, burayı gezip incelemekle ilgilenen heyetlerle çalışıyoruz.

Hala şehrin benim evim olduğunu hissediyorum ve bu his asla kaybolmuyor. Belki de başka bir şey yapamamamın nedenlerinden biri budur. Tekrar tekrar buraya dönüyorum. Ne yaparsam yapayım kendimi burada buluyorum.

Prıpyat

Oleksandr, 2000’li yıllara kadar Prıpyat şehrinin tek tük fabrikayla işlev gören bir bölge olduğunu söylüyor. O zamanlar yasak bölgeye gitmek çok daha zordu. Buraya kesinlikle hiçbir rehber çok sayıda turist alamazdı. Altyapı daha iyi durumdaydı, ancak radyasyon riski çok daha yüksekti.

Prıpyat’ta faaliyet gösteren iki işletme var. Birincisi iş giysini radyasyondan temizliyor, ikincisi ise radyoaktif atık taşıyan otomobiller için bir garaj olarak çalışıyor.

— Aslında ilginç. Yıl 94, kış; şehre geliyorsun; her yer karanlık; şehrin her yanında belediye binasından hoparlör Alla Pugaçova’nın “Milion alıh roz” (“Bir milyon al gül”) şarkısı duyuluyor. Personele açık “Azür mavisi” (“Gök mavisi”) yüzme havuzu parlak bir ışık kaynağı yaratıyor.

Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter

Oleksandr, bu ziyaretten önce Prıpyat’ı sık sık rüyasında canlı, kalabalık bir şehir olarak gördüğünü hatırlıyor. Sonraysa resim değişmiş:

— Şehir yine de rüyama girmeye devam etti, ama çok cansızdı. Farklı farklı rüyaları gördüm: sanki geri dönmüşüz, ya da şehre girme yasağı kalkmış, veya şehir yeniden inşa ediliyormuş.

360 derece video:

Prıpyat’taki evler ve mahalleler yavaş yavaş çöküyor. İlk yıkılan tuğla binalar, sonraysa betonarme yapılar. Burada herhangi binaya girmeden önce buna dikkat edilmesi gerekiyor:

— Yaşadığım Drujbı Narodiv Sokağı Prıpyat şehrinin en eskilerinden biri. Bu sokakta da durumu en kritik olan bina bulunuyor. Bu tam çöküşün ilk ifadesi. Okulumun binasında her şey aynı başladı, ilk başta sıva ve döşemeler düştü ve bir iki yıl sonra binanın duvarları çöktü.

Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter

— Bu yakında yıkılacak binalardan biri. “Halkın sağlığı devletin zenginliğidir!” o zamandan beri Prıpyat’ta kalan son sloganlardan biri. Bu türden sloganları şehrin her köşesinde görmek mümkündü. O zamanki Prıpyat küçük bir Sovyet Las Vegas’ına benziyordu. Her şey neondu, ışıl ışıl parlıyordu. “Lenin’in partisi bizi komünizmin zaferine götürecek halk gücüdür”, “Atom asker değil, işçi olsun!”, “Her eve barışçıl atom.”

Okul

— Okul… Önümde yaşlı bir öğretmen olsaydı, burayı çok sevdiğimi söylerdim. Ama ondan nefret ediyordum. O zamanlarda sıkça “Hay yerin dibine girsin okul gibi!” diye düşünüyordum belki de. Ne arzuladığınıza dikkat edin, zira gerçekleşebilirler.

Oleksandr, üçüncü sınıfa kadar gittiği okulu gösteriyor:

— Bu ilkokul binası. Sınıfımın girişi zemin katta yıkıntıların altında. Her merdivenin altında bir arka kapı vardı. Bu kapıyı okulu asmak için kullanırdık. Bu bizim için korkunç bir sırdı. Arkadaşım ve ben dersten kaçarken bu odanın içinde deri bir futbol topu buluyoruz. 80’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nde bir deri topun neden bu kadar özel olduğunu şimdiki gençlere anlatmak zor tabi. Ama bizim için gerçek bir hazineydi. Bu topla oynuyoruz ve bir an kazan dairesinin çatısına kaçırıyoruz. O kadar. Top gitti, oyun bitti.

Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter
Share this...
Facebook
Twitter

Birkaç gün sonra, bir mola sırasında, topun sahibi, bizden birkaç yaş büyük ve adı çıkmış bir holigan bizi yakaladı. İkimizi bir kenara çekip ciddi bir konuşmanın ardından ona birkaç gün içinde ya kaçan topu bulup iade etmemizi ya da kişi başı 10’ar ruble vermemizi söyledi. Bu noktada o dönemde her birimizin 10 ruble bulmasının deri topu bulmamızdan daha da zor olduğunu belirtmekte fayda var. Mümkün değildi yani. Yapacak ne kaldı? İdeal bir dünyada tabii ki anneme doğruyu anlatmak gerekirdi. Ama yapamadık ve saklandık. İki veya üç gün geçti. Çornobıl nükleer santrali patlayınca tahliyeye çok sevinerek gittik çünkü şantajcıyla görüşmemiz üç gün daha ertelendi.

Zamanında mezun olamamış sınıf arkadaşlarımızla birkaç yıl önce bir toplantı düzenledik ve birçoğunu bir araya getirebildik. Sohbet edip eskileri yad ettik. Prıpyat sakinleri eski Sovyetler Birliği ve Avrupa’nın dört bir yanına dağıldılar. Aslına bakılırsa o zamanlarda Prıpyatlılara Ukrayna’dan göç etmek Kıyiv’den uzak bir yere yerleşmeye nazaran daha kolay geliyordu, zira bölgeden uzaklaştıkça gidilen yerin halkının acı meseleden haberdar olması ve bundan bahsetmesi ihtimali de azalıyordu.

Vahşi doğa

Çornobıl bölgesinde yıllarca insan yaşamadığı için burası yabani hayvanların yerleştiği genç ormanlarla kaplandı. Kırmızı listedeki birçok hayvan buraya geri dönüyor; mus, geyik, kurt ve vaşak sayısı artıyor. Bu bölgede hiç yaşamamış olan türler bile yerleşiyor. Böylece buraya bayağı turna, boz ayı, bayağı deniz kartalı ve bu bölgelerde nadir görülen diğer türler de yaşamaya başladı.

Yasak bölgede 20. yüzyılda doğal ortamda nesli tükenmiş bir tür olan Prezewalski yaban atı da yasak bölgede yaşıyor. Ukrayna’da, Prezewalski yaban atı Askania Nova biyosfer rezervinde yetiştirilmekte. (Bkz. Askaniya Nova hakkındaki makalemiz). Oradan bu vahşi at türü 1990’lı yıllarda Çornobıl yasak bölgesine getirildi. Şimdi bu tür hiçbir insan müdahalesi olmadan bağımsız olarak o bölgede yaşıyor.

Çornobıl bölgesindeki Prezewalski yaban atlarının tam sayısını söylemek zor. Saymak için onları özel tasmalar veya çiplerle işaretlemek gerek. Şu anda, bununla ilgilenecek bir uzman kuruluş da yok.

Oleksandr Sırota, Przewalski atlarının ilk kez Çornobıl bölgesinden çıkıp yöre halkının avlularına bağlanmasını anlatıyor:

— 2014 sonbaharında, ailemle birlikte yaşadığım köye iki kısrak geldi (2013’te Oleksandr ailesiyle yasak bölgenin sınırında bulunan Dıtiatkı köyüne taşındı – yazarın notu). Evimin önündeki tarlaya yerleşip komşuların bahçelerinde kalan sebzeleri yediler, oradaki aygırla da arkadaş oldular. Çok yiyecek olduğu için orada kalmaya karar verdiler.

Atların bahçelere zarar vermesi yerli halk için bazı zorluklar yarattı:

— Atlar, insanların o sebzeleri kendileri için yetiştiklerini anlamaz. “Yemeyenin malını yerler” söyleyişi tam o atlar hakkında. Atları yasak bölgeye geri döndürmeyi birkaç kez denedik. Arkadaş edindikleri aygırı yasak bölgenin birkaç kilometre içerisine götürdük. Yasak bölgeye doğru bizi takip ettiler, ama sonra yine Dıtiatkı’ye döndüler.

Oleksandr, atları yasak bölgeye döndürmek için boşuna çaba gösterdiğini anlayınca, otladıkları alanı genişliği ve uzunluğu 50 metre çitle çevirdi. Burası atlar için geçici bir sığınak oldu.

Bu kısrakların yasak bölgeden ayrılıp insanlara bu kadar yaklaşmasının birkaç olası nedeni var: Oleksandr, tanıdığı biyologların bu atların sürüden atıldığını düşündüklerini söylüyor:

— Przewalski atlarının tür içinde özel birtakım ilişkileri var. Bir aygır, dişi yavruları cinsel olgunluğa erişince, onları yeni bir sürü aramaya zorlar. Muhtemelen olan da buydu. Başka bir aygır aramaya gittiler ve onu bölgede bulamadılar. Böylece bu iki kısrak bölgeden çıkıp köyde evcil bir aygır olan Lord’u buldular ve onunla kendi sürülerini yaratmaya karar verdiler. Ne benden izin istediler, ne de Lord’a sordular. Burada yaşayacakları gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldık.

2016 sonbaharına kadar atlar çitle çevrili arazide yaşıyordu. Yöre halkı da onları besledi ve bir şekilde onlardan kurtulmaya çalıştı. Ne yazık ki her şey boşunaydı.

— Başarabileceğimiz umudunu çoktan kaybetmiştim. Hiç kimse bize yardım etmek istemedi. Ne de olsa kırmızı listede olan bir tür söz konusu.. Onların kaderi en çok bizi değil, devleti ilgilendirmeli.

Bu iki yıl boyunca kısraklar, o komşuların aygırından iki melez tay doğurdular. İki dişi at, aynı adlı çizgi filmin karakterlerinde sonra Lilo ve Stiç olarak adlandırıldı.

— Bu isimleri taylara çocuğum verdi. Yetişkin hayvanları biz adlandırdık. Hayal gücümüzün sınırlı oluşundan isimleri 1 ve 2 numaralı at oldu.

Daha sonra Mejıgirya’daki hayvanat bahçesinin koordinatörü Serhiy Grıgoryev, Oleksandr ile iletişime geçti. Hayvanları daha iyi koşullarda yaşayacağı Suholuçia koruma bölgesine taşımayı teklif etti:

— Özel bir operasyondu. Yabani atlar, iki yıllık süreçte insanlara biraz daha alışmalarına rağmen, kimseyi yanlarına yanaştırmıyorlardı. Daha önce hiç taşınmamışlardı. Onlara sakinleştirici veren zoologların, veterinerlerin katılmasını sağladık. Bütün bu operasyon yaklaşık bir gün sürdü, ve sonunda atlar başarıyla buraya transfer edildi ve kışı burada geçirdiler.

“Kedr” veya “Suholuççia” Avcılık Kulübü, eski devlet başkanı Viktor Yanukoviç ve çevresinin avlandığı bir site. Çevrecilerse avcıların değil, ekoturistlerin buraya gelmesi umuduyla bu bölgede “Dniprovsko-Teterivskıy” ulusal doğa parkını düzenliyorlar.

Oleksandr, atların Suholuççia’ya yerleşmesinin mükemmel bir seçenek olduğunu, çünkü bölgede daha da büyük tehlike altında olduklarını anlatıyor:

— Kurtlara yem olabilirler veya insanlarla karşılaşabilirler. Yabani hayvanlar için şu riskler var: yırtıcılar, insanlar, tuzaklar, çukurlar, yetersiz beslenme. İnsanlarla iki yıl yaşadıktan sonra tek seçenek atların kendilerini rahat hissedecekleri, kurtlar tarafından avlanmayacakları bir alan.

Geziler

Oleksandr, yasak bölgeye geziler düzenliyor. Bu işe hem bilinçli bir kararla hem de kaderini belirleyen bir takım tesadüfler sayesinde başlamış:

— 1997’de beklenmedik bir şekilde Prypiat’a geldim. O zamanlarda yüzme havuzu yapımı alanında çalışmaya yeni başlamıştım. Patronum, havuzun restore edilme imkanını değerlendirmek için beni siteye gönderdi. Nereye gideceğimi bilmiyordum; arabaya binip uyuyakaldım. Prıpyat’taki “Azür Mavisi” yüzme havuzunun yanında uyandım. O zaman havuz yasak bölge personeline açıktı. Havuzu restore etmek için ciddi bir girişim oldu mu, emin değilim. İşveren restorasyonun mümkün olup olmadığını değerlendirmek için karşısına ilk çıkan şirketi arayan bina yöneticisi seviyesindeydi. Böylece yasak bölgeyle hiç ilgili olmayan bir iş yaparak kendimi burada buldum. Bundan sonra da şehre birkaç kez daha benzer bir şekilde döndüm.

Hayatta bundan sonra ne yapacağımı seçmemi gerektiren bir an gelmişti. Bir noktada Çornobıl meselesinin daha ilginç ve bana daha yakın olduğunu anladım. Her şeyi ortağıma bırakıp işimden ayrıldım. Yıl 2004’tü. O zaman bölgeye taşınacağımı hayal bile edemezdim. Bir süre uzaktan çalıştım. Sonra sürekli gidip gelmek zorunda kalmaktan yoruldum ve işe daha yakın bir ev aramaya başladım. Taşınmamın asıl sebebi buydu ve kalan hiçbir şey de zaten o kadar önemli değildi.

Buraya yaşamak için dönmeyi düşünüyor muydum? Evet, düşündüm, ama bu ilk ziyaretimden önceydi. O zamanlar halen dönecek bir yer olduğuna inanıyordum.

— Evet, buraya gelmek istiyorum ve geleceğim. Ama artık burada yaşayamayacağımızı anlıyorum. Burada geyikler, tilki Semen ve umarım çocukları yaşayacak. Burada bir insanın yaşamasının imkansızlığı değiştiremeyeceğim bir gerçek. Kaldı ki bu, Ukrayna tarihinde onlarca yıldır gördüğümüz bir gerçektir.

Oleksandr, Çornobıl bölgesinde çalışmak için bilgili ve deneyimli bir rehber olmanın neden bu denli önemli olduğunu açıklıyor:

— Her yıl binlerce insan yasak bölgeye geliyor ve bu eğilim artmaya da devam ediyor. Dünyanın her yerinden geliyorlar. Afrika’dan gelenler olmadı ama diğer birçok ülke ve kıtadan insanlarla tanıştım. Genel olarak, bölgede gezinmek bir riskli bir iş. Bunun da bir risk olmasına rağmen radyasyon kirliliğinden bahsetmiyorum.Şu anda avluda duruyoruz, ancak çalıların arkasında yabani hayvan sürüsü olabilir ve onları göremeyebiliriz. Kurtlar, vaşak… Prıpyat nehrinin sol kıyısında ayı izlerine rastlanır. Yapıların durumuna bağlı olarak riskler var. Gördüğünüz gibi, bir numaralı mahalle çok kötü durumda.

Yasak bölgenin neye benzeyebileceğine dair fikrim, devletin onu görme şeklinden farklı olabilir. Bu bölgeyi fiilen olduğu gibi görmek isterim; ama yasal bir statüsü olsun. Burası, doğanın insan çabalarına rağmen yine de eski haline döndüğünü gösteren eşsiz bir açık hava rezervi. Prıpyat’a gelenler, yerli halkın nasıl yaşadığını hissedebilir, kendilerini halkın yerine koyabilirler. Bunun şehirlerinin başına gelebileceğini hayal edip durumu çok iyi anlayabilirler. Ve gelecekte ölü şehirlerin ortaya çıkmasını engelleyecek şekilde yaşayabilirler.

İnsanların yasak bölgeyi bir eğlence merkezi olarak algılamalarına çok kızıyordum. Özellikle burada ziyaretler düzenlemeye başladığım ilk yıllarda bu beni deli ediyordu. Sonra insanların Prıpyat’a geldikleri ve gittikleri zaman aralığında değişen ifadelerini gördüm. Şimdi onları buraya getiren motivasyonun tamamen önemsiz olduğuna inanıyorum. Önemli olan şey bölgeden gittikleri zaman yanlarına ne alacakları. Hatıralıkları falan kastetmiyorum; bilgi ve deneyim kastettiğim.

Geziden sonra birçok kişi arıyor ve “Biliyorsun, bize gösterdiğin şeyler dünyamızı alt üst etti.” diyor. Gezi herkeste özel duygular uyandırıyor. Genellikle bu tür şeyleri hiç kimseyle paylaşmayız.

Her gün ziyaretçilere gösterdiği Prıpyat, Sovyet mirasıyla bağlantılı olsa da Oleksandr Sırota kendini daha çok Ukraynalı olarak görüyor:

— Ukrayna bağımsızlığını kazandığında küçüktüm. Ne kadar heyecanlı, ve hatta mutlu olduğumu hatırlıyorum. Komşu ülkelerin istekleri ve bize bakış açıları ne olursa olsun Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olması gerektiğine inanıyorum. Kendi kaderini tayin hakkına sahibiz. Ukrayna küresel anlamda kaybolup ve yeniden kazandığımız vatanımız.

Annemin ailesi politik baskıya uğradı ​​ve Ukrayna’dan Kırgızistan’a sürüldü. Yıllar sonra buraya döndüler. Annemin nasıl Ukraynalı hissetmeye başladığını gözlemleyip, ben de bu süreçten geçtim ve halen geçmeye devam ediyorum.

Nasıl yaptık

Bu vlog Prıpyat’a gittiğimizi anlatan bir video. Beş gün boyunca duşsuz kaldığımızı ve grubunda hayatta kalan son kişilerden biri olan 91 yaşındaki Ukrayna İsyan Ordusu irtibat görevlisi ile nasıl tanıştığımızı, Polonyalı fotoğrafçımız Mateuş’un gezi sırasında teoride ve pratikte öğrendiği yeni bir kelimeyi de anlatıyor.

Materyali hazırlayanlar

Proje yazarı:

Bohdan Lohvınenko

Yazar:

Nataliya Ponedilok

Editör:

Yevheniya Sapojnikova

Fotoğrafçı:

Taras Kovalçuk

Mateusz Baj

Yapımcı:

Natalka Pançenko

Kameraman:

Oleh Solohub

Lesık Yakımçuk

Dron pilotu:

Oleksandr Sırota

Kameraman,

Ses yönetmeni:

Pavlo Paşko

Kurgu yönetmeni:

Liza Litvinenko

Yönetmen,

Kurgu yönetmeni:

Mıkola Nosok

Senaryo yazarı:

Karina Pilühina

Fotoğraf editörü:

Oleksandr Homenko

360 derece çekim:

The Farm 51

Transkripsiyoncu:

Olha Dmıtruk

Marına Riabıkina

Liliya Yurkiv

Çevirmen:

Mıroslava Osadça

Çeviri editörü:

Rıdvan Emre Mert

İçerik menajeri:

Katerına Şçepkovska

Keşif gezisini takip edin